Süt ve Sonbahar filmlerini artarda izledim bu haftasonu. İzlerken paralellikler sezdiğimden birlikte yorumlamaya karar verdim..
Süt, "geleceği belirsiz" bir ergenin iç dünyasına eğilmişken, Sonbahar, "sonu belli" olan bir yetişkinin iç dünyasına, yalnızlığına eğiliyor. Ama her ikisi de bir "tutunamayan" sonuçta. Tutunamamışlıkları, iletişimsizlikleri, aidiyetsizlikleri, sessiz kalmayı yeğlemeleri onları daha da yalnızlaştırıyor. Sonbahar'da kötü anılara karşın geçmiş, tutunabilinesi bir dal gibi. Bulundukları çevreye sıkışmış, bulundukları çevreye bile yabancılar. Aşk ise uzatılsa da erişilmesi zor ya da dokununca kırılacak iğreti bir dal gibi. Yine de her ikisinin de sevdiği kadın duyarsız değil. Hayata olan gözleri açık, karşısındakini küçümsemeden özümsemeye hazır, imkansızlığı bilerek Yusufçuklara kucak açan karakterler. Teselliyi onlarda aramayı istiyoruz izleyici olarak, imkansızlığını bile bile.
Hastalıkları, uçurumlarının başlangıcı, boş bir vadiye haykırıyorlar küfretmeden. (Sonbahar'da bu çığlığı kusabilen Yusuf, dere kenarında yerde debelenen Yusuf'tan daha bir zırhlanıyor.)Sonbahar'daki hastalık, soylu bir eylem sonucu takas yoluyla edinilmiş. Yusuf, geçmişte yaşadıklarını kabus gibi film boyunca bize gösterse de, bir yakınma duymuyoruz. Yusuf isminin her iki baş kahraman için de tesadüfi bir seçim olduğunu sanmıyorum. Yusuf efsanesine gönderme yapılmış gibi. Yusufçukların itildikleri kuyuda günbegün kanatlarının erimesi, seslerinin yitilmesi, üzerine atılan taşlar içimizi kanatıyor, onlarla birlikte eksiliyoruz.
Onları hayata bağlayan uğraşıları ise birinde şiir, diğerinde akordu bozuk bir tulum. Sanatın insan yanı, içdünyalarını zenginleştirip, duyarlılıklarını arttırıyor. Cesurlar ama çaresizler, çaresizler ama umut yontuyorlar. Ne kente aitler, ne taşraya... Ne bizden biriler, ne değil... İkisinin de taşrada geçmesi, küçük bir çevrede ve anneyle ilişkilerinin şekillenmesi, iletişimsizlikleri aynı çıkmaz sokaklara götürüyor. Sonbahar'da görsellik, doğa daha da ön planda. Ama biraz da Hopa'nın kıyaslanmaz güzelliği bu farkı yaratıyor diyebiliriz. Uzak plan çekimlerde şiirsel bir dille doğa, Yusufçukların çaresizliklerini çerçeveliyor. Zamanın ağır akması her ikisi için de ortak yanlardan biri. Ağır seyreden filmler zaman zaman geçirmek istedikleri duyguları vermekte sizden, sabrınızdan ödün istiyor. Sonbahar'da Bir Rüya İçin Ağıt'tan iskele sahnesini andıran bir uzak plan çekim var. Kadın karakter kırmızı manto ile bir iskelede denize bakıyor. Aynı zamanda orada en vurucu diyaloğu söylüyor: "Rus romanlarından bir kahraman gibisin" Ölmeyi istiyorlar ve beceremiyorlar, yaşamayı istiyorlar ama ölüm çelme takıyor. Üstüne geldikçe içlerine kapanıyor, annelerine duyarsız görünüyor, çevreye aykırı davranıyor, sigaraya sarılıyor ama izleyiciye daha da yaklaşıyorlar. Tam gaz ölüme sürüyorlar rotalarını, meydan okuyorlar kimi zaman. Süt çocuğu Yusuf, avcı bir azrail seçiyor kendine mesela. Sonbahar çocuğu Yusuf ise soğuk gecelerde açık havada yatıyor, yağmurda yürüyor, sigara içiyor. Süt filminde daha açık uçlu bırakılan final sahnesi, Sonbahar'da dokunaklı bir ağıda iliklenip dramatik etkisini daha güçlü hissettiriyor. Alper ve Kaplanoğlu, aynı pencereden dünyaya bakan iki ressam gibiler.
5 Şubat 2010 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder