Konusan Kitap - 
www.kitapdinlermisin.com

2 Şubat 2010 Salı

KABUK

MODERN KABUKLULAR

21 yüzyıllık “cüzzamlı, aidsli ve eşcinsel bakışları” vazoya koydum. Üstelik en yakınlarımın... Bu “çirkin ve naylon çiçekler” cahil kokularıyla korkunç zavallıydılar.

Hiç çıkarmayacaktım -onlara inat- ama, ilk gündü ve sağa yatmaya alışkın olduğumdan canımı acıtmıştı. Çıkarıp, komidine koydum küpemi.


BAŞROL

Özüne kapanık bu çocuğu, ah! nasıl açmalı? diye düşündü günlerce Ayşe Hoca. Oysa kaçırdığı gözbebeklerinde hayatı büyük bir kavrayış, merak ve zeka vardı Kemal’in. Utangaç kırmızısı kabuğunu kırmanın yolunu, oynatmayı düşündüğü piyesin başrolünü vermekte buldu. Tiyatro, öğretmenden de anaç yorgan, dilden de etkin bir organdı.

* * *

Bu ödülü hayatımda başrol oynayan rahmetli Ayşe Hocama… diyen Kemal’in çatlak sesi, salondakileri aştı dalga dalga örttü Ayşe Hoca’nın elli yıl önceki çaresizliğini.


ERMİŞ

“Ben muhtaç değilim, onları muhtaç olana verin.” dedi. 14 yaşın da verdiği yaşam acemiliğiyle kızardım, elimde takım elbise kapı eşiğinde kalakaldım. Bu küstahlığına ne deseydim. Ne geri gidebiliyordum, ne ileri… Tereddütümü gördü ve “Otur bakalım küçük adam!” dedi..”5 çocuğum var, hepsini evlendirdim. Maliye Bakanlığı’ndan 10 sene once emekli oldum. Akrabalarımı Ankara’da bırakıp, Türkiye’nin bir ucundaki bu küçük adaya sığındım, kabuğuna çekildim.” dedi sır verir gibi Hulusi Amca. “Yamalı giymeyi, burada yaşamayı kendim seçtim Geçinecek kadar param da var, olmasa da çocuklarım istesem yollar. Allah yine de niyeninizi kabul etsin.” diye ekledi... Caminin bahçesindeki tekgöz odasında inzivaya çekilmiş bu garip adam, düne kadar zavallı görünürken, bir ermiş gibi uzadı gölgesi.


KA(N)RAKTERLER

“Dayanamıyorum” diye ağlamaya başladı yine. Kaçıncı defadır yaşadığımız bu diyalog, canımı yine sıksa da sabırlı olmaya karar verdim. Çünkü candostumu böyle tanımış, böyle sevmiştim. Duygusal, hatta duygusaldan da öte yarasının kabuk bağlamasına izin vermeyen, hayatın özünü kanatarak içen dostumun kapıldığı girdaptan kurtarmak için uzattım yine dalımı. Dün dedi, eski bir e-postasını yakaladım….


KAPANMAYAN

Doktoru yok acımın, doktoru yok... En büyük ilaçtı hani zaman? Bugün anneler günü ve ilk günkü susuzluğum dinmedi hâlâ annem. İlk günkü gibi kanıyor yaram. Evde nereye baksam sen. Gözümü kapasam bakışların yağıyor. Resmini yerleştirdim bilgisayarıma, telefonuma, büfeye… Elbiselerini dağıtmadık. Yüzüğünü takıyorum. Hâlâ yemenin duruyor başucumda, yıkamadım.Artık hayat yavan. Geviş getirir gibi çiğniyor beni. Ne garip, ne kadar korkardım mezarlıklardan. Şimdi, en sıcak yuva gibi, içinden çıkmak istemiyorum. Dostlarım, kocam, herkes kızıyor, yaramın kabuğunun kalınlaşmasına izin vermediğim için. Seni unutturamazlar annem, unutturamayacaklar.


FINDIK KABUĞU, EVLİLİK KABUĞU

Yer: Yatak odası. Kadın, pikaba bir plak koyar:

-Bu bayram önce benim annenlere gideceğiz değil mi?

-Geçen bayram önce kime gitmiştik? Sıkıldım ben bu muhabbetten artık, 10 yıl oldu hâlâ buradayız.

-Annem bu konuya takıntılı hayatım idare etmemiz lazım. Kalp kırmak kolay. Sabret!

-Bu bayram 10 gün tatil memleketimde geçirelim, hem sen de dinlenirsin.

-Aman ne dinlenmek. Kapı kapı gez, tanımadığım insanların elini öp, yok, ne zaman çocuk yapacaksınız, yok ne zaman buraya yerleşeceksiniz?…bıktım ben.

-Sesini yükseltme lütfen!

-Sıkıldım diyorsun ama benim anneme daha ucuz hediye aldık diye kafamın etini yiyen de sendin.

-Benim ailem olunca elin cebine girmiyor beyefendi napalım!

-Tamam beni çekmek zorunda değilsin, ayrılalım.

-Olur, ayrılalım.

Diğer bayram aynı plağın B yüzü çalınır. Taa ki plak gerçekten çizilene kadar.


KABUK AŞISI

-Demek 2099 yılında çok iyi derece ile mezun oldunuz. Çok güzel. Yeni göreviniz hayırlı olsun. Gökdelenimizin 45. katında odanız hazır. Yalnız… başlamadan önce insan kaynakları bölümünde kabuk aşınızı olmanız gerekiyor, dedi

-Kabuk mu? Ee… Ama böyle bir şey baştan söylenmemişti, dedim irkilerek. Kabuk hakkında hep ürkütücü öyküler duyar ama bunun bir şehir efsanesi olduğunu sanırıdım. Ama bu kadar önemli bir görevi tepemezdim.

-Üzgünüm ama kabuğunuz olmadan şirketimizde çalışamazsınız. Şirketimiz köklü ve disiplinli bir şirkettir, diye üsteledi.

Çaresiz İnsan Kaynaklarına gittim ve aşımı oldum. Ne işe yaradığını merak ediyordum. İş arkadaşlarımla tanıştırıldım, anlık bir tebessümle elimi sıkıp işlerine dönüyorlardı. Öğlene doğru aşının bir at gözlüğü olduğunu keşfettim. İnternette gezinmek, okumak, film izlemek, fıkra anlatmak, gülmek gibi gereksiz ayrıntılarla uğraşmıyorlar, yemekhanede şakalaşmıyorlardı. Saat 13.30’da aşının etkilerini hissetmeye başladığım an pencereye koştum. Ya şimdi kurtulacaktım, ya şimdi…


ÖNYARGI(Ç)LAR

Düğüne bir ay kala başlamışlardı daha. Yanıma gelip giden sadıçlarım, teyzelerim, annem bir yapbozun parçalarını tamamlıyordu içimde. Anaç bir tavırla kalınca bir kabuk örüyorlar, “iyilik” ediyorlardı kendilerince. “Kaynanalar kötüydü ve ben ona karşı kendimi yok şöyle savunmalıydım, yok böyle…”. Artık gözüm tetikte idi ve “o kadın” mutluluğumuzun düşmanıydı.

Bekledim. Üç gün, bir hafta, bir ay, üç gün... Ama bu sabırlı ve güleç kadın, hiç de istediğim gibi davranmıyor, gittiğimiz yerlerde beni övüyordu. Beni ona karşı kışkırtan zümreye onu övemeyeceğim için acılar içinde kıvranıyordum. Geçiştirme cümlelerim onları tatmin etmiyor, içlerinin yağ bağlayacağı şeyler bekliyorlardı. İstediklerini verip bir yalan uydurdum. Ama bu kez de o mübarek kadına attığım iftiranın acısını çekiyordum. Ezikliğimi farketmiş daha çok üstüme düşer olmuştu. Kocam da farketmişti. Bu kez kendime karşı olan öfkem ona daha dönülmez bir yalan söylememe sebep olmuştu. Kabuğum üstümdeydi ama ona sığamıyordum. Kadıncağızın zamansız ölümü beni derinden yaralasa da, gizli derdimin çaresi oldu. Süleyman Güner

(http://www.beyhude.com/ da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok: