Konusan Kitap - 
www.kitapdinlermisin.com

5 Şubat 2010 Cuma

SÜTBAHAR

Süt ve Sonbahar filmlerini artarda izledim bu haftasonu. İzlerken paralellikler sezdiğimden birlikte yorumlamaya karar verdim..

Süt, "geleceği belirsiz" bir ergenin iç dünyasına eğilmişken, Sonbahar, "sonu belli" olan bir yetişkinin iç dünyasına, yalnızlığına eğiliyor. Ama her ikisi de bir "tutunamayan" sonuçta. Tutunamamışlıkları, iletişimsizlikleri, aidiyetsizlikleri, sessiz kalmayı yeğlemeleri onları daha da yalnızlaştırıyor. Sonbahar'da kötü anılara karşın geçmiş, tutunabilinesi bir dal gibi. Bulundukları çevreye sıkışmış, bulundukları çevreye bile yabancılar. Aşk ise uzatılsa da erişilmesi zor ya da dokununca kırılacak iğreti bir dal gibi. Yine de her ikisinin de sevdiği kadın duyarsız değil. Hayata olan gözleri açık, karşısındakini küçümsemeden özümsemeye hazır, imkansızlığı bilerek Yusufçuklara kucak açan karakterler. Teselliyi onlarda aramayı istiyoruz izleyici olarak, imkansızlığını bile bile.

Hastalıkları, uçurumlarının başlangıcı, boş bir vadiye haykırıyorlar küfretmeden. (Sonbahar'da bu çığlığı kusabilen Yusuf, dere kenarında yerde debelenen Yusuf'tan daha bir zırhlanıyor.)Sonbahar'daki hastalık, soylu bir eylem sonucu takas yoluyla edinilmiş. Yusuf, geçmişte yaşadıklarını kabus gibi film boyunca bize gösterse de, bir yakınma duymuyoruz. Yusuf isminin her iki baş kahraman için de tesadüfi bir seçim olduğunu sanmıyorum. Yusuf efsanesine gönderme yapılmış gibi. Yusufçukların itildikleri kuyuda günbegün kanatlarının erimesi, seslerinin yitilmesi, üzerine atılan taşlar içimizi kanatıyor, onlarla birlikte eksiliyoruz.

Onları hayata bağlayan uğraşıları ise birinde şiir, diğerinde akordu bozuk bir tulum. Sanatın insan yanı, içdünyalarını zenginleştirip, duyarlılıklarını arttırıyor. Cesurlar ama çaresizler, çaresizler ama umut yontuyorlar. Ne kente aitler, ne taşraya... Ne bizden biriler, ne değil... İkisinin de taşrada geçmesi, küçük bir çevrede ve anneyle ilişkilerinin şekillenmesi, iletişimsizlikleri aynı çıkmaz sokaklara götürüyor. Sonbahar'da görsellik, doğa daha da ön planda. Ama biraz da Hopa'nın kıyaslanmaz güzelliği bu farkı yaratıyor diyebiliriz. Uzak plan çekimlerde şiirsel bir dille doğa, Yusufçukların çaresizliklerini çerçeveliyor. Zamanın ağır akması her ikisi için de ortak yanlardan biri. Ağır seyreden filmler zaman zaman geçirmek istedikleri duyguları vermekte sizden, sabrınızdan ödün istiyor. Sonbahar'da Bir Rüya İçin Ağıt'tan iskele sahnesini andıran bir uzak plan çekim var. Kadın karakter kırmızı manto ile bir iskelede denize bakıyor. Aynı zamanda orada en vurucu diyaloğu söylüyor: "Rus romanlarından bir kahraman gibisin" Ölmeyi istiyorlar ve beceremiyorlar, yaşamayı istiyorlar ama ölüm çelme takıyor. Üstüne geldikçe içlerine kapanıyor, annelerine duyarsız görünüyor, çevreye aykırı davranıyor, sigaraya sarılıyor ama izleyiciye daha da yaklaşıyorlar. Tam gaz ölüme sürüyorlar rotalarını, meydan okuyorlar kimi zaman. Süt çocuğu Yusuf, avcı bir azrail seçiyor kendine mesela. Sonbahar çocuğu Yusuf ise soğuk gecelerde açık havada yatıyor, yağmurda yürüyor, sigara içiyor. Süt filminde daha açık uçlu bırakılan final sahnesi, Sonbahar'da dokunaklı bir ağıda iliklenip dramatik etkisini daha güçlü hissettiriyor. Alper ve Kaplanoğlu, aynı pencereden dünyaya bakan iki ressam gibiler.

UZUN BİR MAYIS SIKINTISI

İletişimsizlik üzerine bir başyapıt izledim bugün: Üç Maymun. İklimler de aslında evlilikteki iletişimsizlik üzerinedir, karakterler iletişim kopukluğu ve gururlarının esiri olarak istediklerinin tersine hareket ederler, değişen iklimler ve mekanların içinde ama Üç Maymun'da dört ikişilik bir aile içi iletişimsizliğe, sıkıntıya, 40 m2'nin dışına çok da çıkmadan yakın çekim yapmayı seçmiştir bu kez. Aslında çok iyi bir fotoğrafçı olan NBC, görselliğin şiirselliğini sinematografik dil olarak kullanır ve bu yanıyla Kim Ki Duk'la da benzeşir. Uzak'taki uzun İstanbul sekansları her biri çerçevelik panoramik fotoğraftır ve İstanbul o ürkütücü soğukluğu ile kahramanına iletişim yorgunluğu ve çaresizlik verir. Uzak'ın fotoğrafçısı da gururundan kaybettiği saati bulduğu halde evdeki hemşehrisine itiraf etmez. Buna karşın içindeki karmaşa onu yorar ve o yorgunluğu bize geçirir. Bu nedenledir ki NBC, samimiyetlerin, susuşların ve söylenmeyenlerin yönetmenidir.

Kırsal sıkıntıları dile getiren ilk filmlerindeki sıkıntı hali devam etmektedir aslında. Sanat dediğimiz içinde yara olan sıkıntıyı özümseyip evrensel dille sunmak değil midir? O halde NBC film serüvenine "uzun bir Mayıs Sıkıntısı" desek yanlış bir şey söylememiş oluruz sanırım. 3 Maymun'daki 4 kişilik aileyi anlatır en çok, ölen çocuğun başrolde olduğunu bile söyleyebiliriz. Aile üyelerinden hiç birinin ondan bahsetmemesine karşın, en zayıf ve üzgün olduğu anlarda yanlarında olduğunu dikkate alırsak, NBC'nin yine konuşulmayanın gizli hançerini yüreğimize batırdığını görmüş oluruz. 3 Maymun'un sembolize ettiği üçlü sorumsuzluk içinde bulundukları olaylar zinciri içinde büyük bir suç ortaklığını doğurur. En büyük işbirliği ve iletişim yönteminin de suç ortaklığı olması filme ayrı bir ironi katarak filmi zenginleştirmektedir.

Başka bir yönetmenin elinde Patronuyla sevişme sahnesinin, hapishane hayatının abartılıp, şoföre hapse girme teklifi geldiğinde yatağına oturup uzun uzun bakması yer almayacağı halde, empati ustası NBC o duyguyu daha filmin ilk dakikalarında geçirir. Aslında yıllarca Türk filmlerinde ağdalandırılan, melodramlarda anlamından koparılan klasik konuyu tersine çevirip, "namus davası" boyutundan çıkarıp, seyirciyi suç ortağı yaparak düşündürmek için tüm işkenceleri uygular. Karakterlerin gerildikleri sahnelerde ani (ve doğal) ter basmalar, gözlere odaklanmalar, önemli sahnelerde çalan telefonlar... Yıldız Tilbe'nin o sınıfa özgü arabesk müziği bile telefon melodisi olarak gerilimi tırmandırmayı başarır.... Patron ve kadının tartışma sahnelerini uzaktan ve bir izleyen gözüyle çalıların arasından göstermesi bizi bir sonraki sahnedeki katil kim sorusuna hazırlarken, özellikle doğaldan daha karanlık ışık kullanılması da filmin dramatik uslubunu arttırmıştır.

Yalnız ve Güzel/İletişimsiz ama Özel/Anlaşılmaz ama İçsel ülkemize hediyedir bu film.

SEYREDİLEMEMİŞ BİR FİLMİN HİKAYESİ

Türkiye'de önce "Cem Yayınevi" tarafından 1972 - 1973 yıllarında 3 cilt halinde, sonra da "Gendaş Yayınları" tarafından da 2000'de tek cilt olarak basılmış, ben bu basımın ilk cildini okudum sadece askerde. Kantinin sınırlı kütüphanesinde unutulmuş yalnız bir cilt. Kimse tarafından okunmayan. Oysa ben şaşırarak, koca cildi baldırımdaki yan cebimde 10 dakikalık molalarda hatim etmiştim. Hala da etkisindeyim. Çünkü "Eleştirmenler tarafından, okunuşu sırasında dikkat isteyen kitaplardan biri olarak" lanse edilmiş. Uzun cümlerler içinde iki özneye bile rastlayabileceğiniz Kamuran Şipal çevirisi harika. Roman kahramanı aykırı. Ama dili daha da güzel. Kimden sözediyorum? Günter Grass'ın taa 1959'da yazdığı Teneke Trampet'inden elbette.

1979'da Almanya, Fransa, Polonya ve Yugoslavya ortak yapımı olarak Volker Schlöndorff tarafından filme aktarılmıştır. Benim için 1980'lerde gazete ilavelerinde yer alan film afişleri ve baştan çıkarıcı sinopsisi ile İstanbul Film Festivali ile özdeşleşmişti. Ne yazık İstanbul'a kapağı atana dek, film kalkmış, 3. sınıf korku filmlerine teslim olan video kaset piyasası filmi çoktan harcamıştı. Hala da seyredebilmiş değilim. Zor bir kitabı filmleştirmek de zor olmuş ama film hakettiği ödülleri toplamayı başarmıştır. Ama ben tıpkı "Örümcek Kadının Öpücüğü" gibi filmi seyretmeden çevreme anlatır olmuş, seyretmediğim bir kült film yontmuştum. Şimdi yine aklıma düştü. Ya diğer ciltlerini ya da filmini seyretmeliyim.

Meraklısına Notlar:

* Film büyüklerin yozlaşmış dünyasına katılmamak için büyümemekte direnen bir çocuğun öyküsünü anlatır.
*Teneke Trampet, aralarında En İyi Yabancı Film Akademi Ödülü ve Cannes Film Festivali'nin büyük ödülü Altın Palmiye'nin de olduğu 13 ödül kazanmıştır.
*Konusu: Annesi ve hangisinin babası olduğunu bilmediği iki erkekle birlikte yaşayan Oskar'a (David Bennent) üç yaşına bastığı doğum gününde teneke bir trampet hediye edilir. Bu andan itibaren çevresinde gözlemlediği erişkinlerin mutsuz ve acınılacak dünyalarına katılmaktansa hep çocuk olarak kalmaya karar verir.
* Başroldeki David Bennent film çekilirken 12 yaşındadır. Bir çocuğun bir seks sahnesinde yer alması nedeniyle çoğu ülkede sansüre uğramıştır.

BİR YÜZLEŞMEME HİKAYESİ

Caché/SAKLI

Michael Haneke’nin yönettiği ve Daniel Auteuil, Juliette Binoche, Maurice Benichou ile Annie Girardot’nun oynadığı ‘Saklı’ , bir erkeğin kendisiyle yüzleşme inadı şeklinde özetlenebilir. "Televizyonda bir edebiyat programı yapan Georges, kimden geldiğini bilmediği paketler alır. Paketlerde kendisinin ve ailesinin sokaktan gizlice çekilmiş görüntülerini içeren kasetler ve anlamı belli olmayan ürkütücü çizimler vardır. Georges kendisinin ve ailesinin başında bir bela olduğunu hissetmiştir ama doğrudan bir tehdit olmadığı için, polis yardımcı olmayı reddeder."

Altmetin okumalarını yaptığınızda ırkçılık, ayrımcılık konularında Avrupalıların önyargılarına yapılan bir saldırıdır. Rahatsız etmeyi seven, tabuları, önyargıları kaşımayı seven Haneke bu filmde de rahat durmaz ve gözümüze "yüzleşmelerimizden kaçındığımız şeyleri" inatla sokar. Daha da bir şey yapamasa bir ayna kırığı sokar. Artık o aynayla başbaşasınızdır. Yapacağınız iki eylem vardır: Ya o ayna parçasıyla tutar boğazınızı kesersiniz, ya da gözgöze gelmeye razı olursunuz.

Gerçekleri süslemeyi sevmez. Eğlenceli hale getirmez, diğer yönetmenler gibi seyircinin gözüne girmek için estetize etmez. Aşka da intihara da aynı mesafeden bakar. Hepsi doğal ve insan doğasının parçasıdır. Kirli sırlarımızın peşindedir o. Testere filminde Jigsaw'ın kurbanlarını yüzleşmeye zorlaması gibi elimize kör bir bıçak tutuşturur, kaçar.

Haneke'nin, Kurdun Günü ve Piyanist filmlerini izleyebildim Saklı haricinde. Sinematogrofisini okuduğum kadarıyla biliyorum. Ama gördüğüm ve okuduğum kadarıyla size rahatlıkla söyleyebilirimi ki, Haneke, ilk 10 dakika içinde size bir kurşun sıkar, siz de etinize gömülen kurşunu çıkarmaya çalışırsınız. Ama kurşun uğraştıkça daha derine, daha derine gider. Yüzleşme de böyle değil midir zaten?

2 Şubat 2010 Salı

KABUK

MODERN KABUKLULAR

21 yüzyıllık “cüzzamlı, aidsli ve eşcinsel bakışları” vazoya koydum. Üstelik en yakınlarımın... Bu “çirkin ve naylon çiçekler” cahil kokularıyla korkunç zavallıydılar.

Hiç çıkarmayacaktım -onlara inat- ama, ilk gündü ve sağa yatmaya alışkın olduğumdan canımı acıtmıştı. Çıkarıp, komidine koydum küpemi.


BAŞROL

Özüne kapanık bu çocuğu, ah! nasıl açmalı? diye düşündü günlerce Ayşe Hoca. Oysa kaçırdığı gözbebeklerinde hayatı büyük bir kavrayış, merak ve zeka vardı Kemal’in. Utangaç kırmızısı kabuğunu kırmanın yolunu, oynatmayı düşündüğü piyesin başrolünü vermekte buldu. Tiyatro, öğretmenden de anaç yorgan, dilden de etkin bir organdı.

* * *

Bu ödülü hayatımda başrol oynayan rahmetli Ayşe Hocama… diyen Kemal’in çatlak sesi, salondakileri aştı dalga dalga örttü Ayşe Hoca’nın elli yıl önceki çaresizliğini.


ERMİŞ

“Ben muhtaç değilim, onları muhtaç olana verin.” dedi. 14 yaşın da verdiği yaşam acemiliğiyle kızardım, elimde takım elbise kapı eşiğinde kalakaldım. Bu küstahlığına ne deseydim. Ne geri gidebiliyordum, ne ileri… Tereddütümü gördü ve “Otur bakalım küçük adam!” dedi..”5 çocuğum var, hepsini evlendirdim. Maliye Bakanlığı’ndan 10 sene once emekli oldum. Akrabalarımı Ankara’da bırakıp, Türkiye’nin bir ucundaki bu küçük adaya sığındım, kabuğuna çekildim.” dedi sır verir gibi Hulusi Amca. “Yamalı giymeyi, burada yaşamayı kendim seçtim Geçinecek kadar param da var, olmasa da çocuklarım istesem yollar. Allah yine de niyeninizi kabul etsin.” diye ekledi... Caminin bahçesindeki tekgöz odasında inzivaya çekilmiş bu garip adam, düne kadar zavallı görünürken, bir ermiş gibi uzadı gölgesi.


KA(N)RAKTERLER

“Dayanamıyorum” diye ağlamaya başladı yine. Kaçıncı defadır yaşadığımız bu diyalog, canımı yine sıksa da sabırlı olmaya karar verdim. Çünkü candostumu böyle tanımış, böyle sevmiştim. Duygusal, hatta duygusaldan da öte yarasının kabuk bağlamasına izin vermeyen, hayatın özünü kanatarak içen dostumun kapıldığı girdaptan kurtarmak için uzattım yine dalımı. Dün dedi, eski bir e-postasını yakaladım….


KAPANMAYAN

Doktoru yok acımın, doktoru yok... En büyük ilaçtı hani zaman? Bugün anneler günü ve ilk günkü susuzluğum dinmedi hâlâ annem. İlk günkü gibi kanıyor yaram. Evde nereye baksam sen. Gözümü kapasam bakışların yağıyor. Resmini yerleştirdim bilgisayarıma, telefonuma, büfeye… Elbiselerini dağıtmadık. Yüzüğünü takıyorum. Hâlâ yemenin duruyor başucumda, yıkamadım.Artık hayat yavan. Geviş getirir gibi çiğniyor beni. Ne garip, ne kadar korkardım mezarlıklardan. Şimdi, en sıcak yuva gibi, içinden çıkmak istemiyorum. Dostlarım, kocam, herkes kızıyor, yaramın kabuğunun kalınlaşmasına izin vermediğim için. Seni unutturamazlar annem, unutturamayacaklar.


FINDIK KABUĞU, EVLİLİK KABUĞU

Yer: Yatak odası. Kadın, pikaba bir plak koyar:

-Bu bayram önce benim annenlere gideceğiz değil mi?

-Geçen bayram önce kime gitmiştik? Sıkıldım ben bu muhabbetten artık, 10 yıl oldu hâlâ buradayız.

-Annem bu konuya takıntılı hayatım idare etmemiz lazım. Kalp kırmak kolay. Sabret!

-Bu bayram 10 gün tatil memleketimde geçirelim, hem sen de dinlenirsin.

-Aman ne dinlenmek. Kapı kapı gez, tanımadığım insanların elini öp, yok, ne zaman çocuk yapacaksınız, yok ne zaman buraya yerleşeceksiniz?…bıktım ben.

-Sesini yükseltme lütfen!

-Sıkıldım diyorsun ama benim anneme daha ucuz hediye aldık diye kafamın etini yiyen de sendin.

-Benim ailem olunca elin cebine girmiyor beyefendi napalım!

-Tamam beni çekmek zorunda değilsin, ayrılalım.

-Olur, ayrılalım.

Diğer bayram aynı plağın B yüzü çalınır. Taa ki plak gerçekten çizilene kadar.


KABUK AŞISI

-Demek 2099 yılında çok iyi derece ile mezun oldunuz. Çok güzel. Yeni göreviniz hayırlı olsun. Gökdelenimizin 45. katında odanız hazır. Yalnız… başlamadan önce insan kaynakları bölümünde kabuk aşınızı olmanız gerekiyor, dedi

-Kabuk mu? Ee… Ama böyle bir şey baştan söylenmemişti, dedim irkilerek. Kabuk hakkında hep ürkütücü öyküler duyar ama bunun bir şehir efsanesi olduğunu sanırıdım. Ama bu kadar önemli bir görevi tepemezdim.

-Üzgünüm ama kabuğunuz olmadan şirketimizde çalışamazsınız. Şirketimiz köklü ve disiplinli bir şirkettir, diye üsteledi.

Çaresiz İnsan Kaynaklarına gittim ve aşımı oldum. Ne işe yaradığını merak ediyordum. İş arkadaşlarımla tanıştırıldım, anlık bir tebessümle elimi sıkıp işlerine dönüyorlardı. Öğlene doğru aşının bir at gözlüğü olduğunu keşfettim. İnternette gezinmek, okumak, film izlemek, fıkra anlatmak, gülmek gibi gereksiz ayrıntılarla uğraşmıyorlar, yemekhanede şakalaşmıyorlardı. Saat 13.30’da aşının etkilerini hissetmeye başladığım an pencereye koştum. Ya şimdi kurtulacaktım, ya şimdi…


ÖNYARGI(Ç)LAR

Düğüne bir ay kala başlamışlardı daha. Yanıma gelip giden sadıçlarım, teyzelerim, annem bir yapbozun parçalarını tamamlıyordu içimde. Anaç bir tavırla kalınca bir kabuk örüyorlar, “iyilik” ediyorlardı kendilerince. “Kaynanalar kötüydü ve ben ona karşı kendimi yok şöyle savunmalıydım, yok böyle…”. Artık gözüm tetikte idi ve “o kadın” mutluluğumuzun düşmanıydı.

Bekledim. Üç gün, bir hafta, bir ay, üç gün... Ama bu sabırlı ve güleç kadın, hiç de istediğim gibi davranmıyor, gittiğimiz yerlerde beni övüyordu. Beni ona karşı kışkırtan zümreye onu övemeyeceğim için acılar içinde kıvranıyordum. Geçiştirme cümlelerim onları tatmin etmiyor, içlerinin yağ bağlayacağı şeyler bekliyorlardı. İstediklerini verip bir yalan uydurdum. Ama bu kez de o mübarek kadına attığım iftiranın acısını çekiyordum. Ezikliğimi farketmiş daha çok üstüme düşer olmuştu. Kocam da farketmişti. Bu kez kendime karşı olan öfkem ona daha dönülmez bir yalan söylememe sebep olmuştu. Kabuğum üstümdeydi ama ona sığamıyordum. Kadıncağızın zamansız ölümü beni derinden yaralasa da, gizli derdimin çaresi oldu. Süleyman Güner

(http://www.beyhude.com/ da yayınlanmıştır)