Dört dakikalık süreyle gözlenebilecek tam güneş tutulmasının o gün gerçekleşeceğini öğrenen uyanık Kazım, İstiklal Caddesi’nde Ayhan Işık Sokağı’nın köşesine konuşlanmış ve hazırlıklarını günler öncesinden tamamlamıştı. Rontgen filmlerini kırparak yaptığı kağıt gözlükleri tezgahına sıralamış, kalan son üç taneyi bitirmek için uğraşıyordu. Önlerini kesmek istediği genç çift, onun bu hamlesini savuşturup, gülerek sokağa daldıklarında, güneş tutulmasına iki dakika kalmıştı.
Kaçırılan Filmler Kafesi’nin makinistine oğlanın bir gün önceden verdiği, kızın fotoğraflarından hazırladığı ve evlenme teklifi ile biten kısa film, jenerik gibi başladığında, gözyaşlarını tutamayan kız, sımsıkı sarıldı oğlana. İçindeki adı konmamış bebek huzursuzluğunun uğultusu diniverdi bıçak gibi. Aslında hiç de o kadar romantik görünmeyen
Mehmet’ten böylesi bir jest almak şaşırtmıştı.
Makinist, kısa filmden sonra asıl filmi başlatıp, arkadaşlarının yanına gitti. Arkadaşlarının eline tutuşturdukları zarf, boşanma davasının sonucunu bildiriyordu. Beti benzi atmıştı. “Ne oldu abi, hayırdır?” dedi Teşrifatçı Serkan. “Bitti!” dedi. “Bitti!”, dalgın bir şekilde Az çok adamın karısıyla ne aşamada olduğunu bildiğinden utandırmamak için yüzünü çevirdi ve büfeye yöneldi. Makinist maaşından kesilecek 500 TL nafaka, karısının üç ay öncegötürdüğü çamaşır makinesinden sonra evde biriken çamaşırları, dağınık evi, pis mutfağı düşünmekteydi. Eşine olan sadakati ne zaman bitmiş ya da hiç olmuş muydu? Bitecek miydi? Düşünmemeye çalıştı.
O sırada annesinin evinde babasına kahve pişiren eski eşi, dalgın dalgın cezveyi karıştırmaktaydı. Yine o aldatma sahnesini düşündü, yüzüğü fırlattığı anı düşündü. Onun için bu iş çoktan bitmişti. Kahve bir anda taşıp ocağı söndürdü. Alelacele taşan telveyi silmek için bezi aldı ve silerken baş parmağını yaktı. Sinir ucundaki ani acı ona, düşük yaptığı çocuğunun öldüğü anı çağrıştırdı. Aslında ne zaman öldüğü tam olarak bilinmese de, o içinde duyduğu ani acıyı çoktan anlamlandırmış ve makinist eşiyle tartıştığı o lanetli geceye acı kahve gecesi adını koymuştu bir kere.
Serkan, sinemanın camlı büfesinin arkasına geçti ve mısırların bulunduğu dolabı açtı. Yine sipariş vermeyi unuttuğundan mısır bitmişti. Seansın bitmesine 12 dakika vardı ve mısır siparişi dört saatten once gelmezdi.Müdürün kızacağınını çok iyi bildiğinden, ensesine bir kılıç saplandı. Kölelik çoktan bitmemiş miydi?
Duvardaki plazma TV’nin sesi duyulmadığından, iyice yanaşan müdür, o sırada haberlere kaptırmıştı kendini. Altyazı bandından anladığı kadarıyla Sayın Kafadaroğlu’nun gündeme getirdiği yolsuzluk dosyasıyla, en büyük rakibi köşeye sıkışmıştı. Hatta bu çirkin ilişkiler ağının belgelendirilmiş olması, iktidar partisinin bile resmen politik sonu demekti. “Helal olsun sana bee!” dedi keyiflice.
Kafede dalgın dalgın dergi karıştıran dudağının altında kızıl sakalı olan esmer adam, güneş tutulması ile ilgili makaleyi okurken, tutulmayı izlemeyi umursamamış, geçmiş çağlarda sembolize ettiği korkuya odaklanmıştı. Bu konuda çeşitli toplumlarda değişik efsaneler doğmuş, Çin'de ejderhanın güneşi yemesi olarak düşünülen güneş tutulması, Mısır'da kötü kalpli yılanın güneş tanrısı Ra ile kavgası olarak açıklanmıştı. Gökbilimcilerin ileriki çağlarda dünya ve ayın eğimini, yörüngelerinin çakışmasını açıklamalarına bağlı aydınlanma, toplumsal korkularla dolu uzun bir devrin kapandığına işaret ediyordu. Adam makaleyi bitirdiğinde tutulmaya bağlı cehaleti geçse de merakı, niye yılda 12 kez gözlenemediğine kaymıştı.
Her güneş tutulma anında hissedilen huzursuzluk, kafesindeki tüyleri grileşmiş papağanı da etkilemiş, kafesinde gergin şekilde sallanıp, dolanmasına sebep olmuştu. Genellikle kımıldamadan saatlerce durabilen Kermit, -ona bu ismi takmışlardı- Dolmabahçe önünde nöbetini bitirip, koğuşuna girince anlamsızca gerinen, çömelip kalkan askerlere benziyordu. Uzun ve iğrenç çığlığını duyunca Cafer, paspası ile gelip, “Hişşşşt!” diyerek sapıyla kafesi dürttü.
Cafer’in ıslak paspasla sildiği çamurlu ayak izleri, içeriye yeni giren zıpırların izleriyle yineleniyor, dolapbeygiri gibi umutsuz çırpınışı günboyu sürüyordu. Bitmez tükenmez derdini, kulak arkasında sakladığı türküsü ile hafifletmeye çalışıyordu.
O sırada içeri giren yeni yetme çocuk, paspasın püskülüne basmamak için daha ileri sıçradığında, kaygan zeminde yeşil Convers’ları kaymış ve tam anlamıyla kıçüstü yere yapışmıştı. Bu görüntüyü komik bulan orta yaşlı Kadri Bey, gülmesini saklamayarak tuvalette girerken bir anda prostatını hatırladı ve yüzü asıldı. Bitecek gibi görünmeyen idrarı, dört dakika boyunca pisuvarın kokusuna katlanmasına sebep olacaktı. Bitti sandığı her dakikanın sonunda bir kaç damla daha gelecek, ameliyat korkusu nedeniyle bulduğu kendi çözümüne gore sadece daha az su içecekti.
Kafede oturup film başlayana dek vakit geçirmek için etrafı gözlemlemekte olan Birol, yeni öyküsü için güzel bir konu bulmanın sevinci ile not defterini çıkardı ve “BİTEN” yazdı. İlk paragrafı bitiremeden elindeki tükenmez kalem bitmişti ne yazık. Güneş, olağan eylemini tamamlayıp, yörüngesine devam ederken bitmemiş öyküler, yazarın aklında sobelenmeye devam ediyordu.
Not: http://www.beyhude.com/ sitesinde yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder